Gamzegraf
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us


Geceye Övgüler, Novalis

Gurur ve Önyargı’dan sonra Novalis’in hüzünlü aşk hikâyesine ortak oldum.  Gerçek aşk hikâyesine. Novalis çok sevdiği nişanlısını kaybettikten sonra yazmış Geceye Övgüler’i. Bende zaten bir ağıt gibi okudum. Gurur ve Önyargı’nın ardından okunabilecek en manidar kitap olabilir. İki duyguyla nasıl ilişkilerimizin önüne set vurduğumuzu düşünürsek, hemen peşinden ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmak, sevdiklerimizin kaybını düşünmek bir nevi öğüt gibi.

Geceye Övgüler bana divan şiirlerini anımsattı. Başka bir yayınevi kitabı Geceye Kasideler olarak da çevirmiş zaten.

Novalis, âşık olduğu kadının ardından sığındığı geceye satırlar dolusu övgüler yazmış. Şiirleri ölüme ve sevgiliye duyulan özlemin mektubu olmuş. Gece burada sadece bir semboldür belki de. Yaşadığı acıyı düşündüğümde geceyi bir sığınak olarak gördüğü, gecenin ona yoldaşlık yaptığı daha anlamlı geliyor.  Ama bu sadece düşündüğümde, şiirleri okurken geceyi hep ölümle özdeşleştirdim ben. Çünkü Novalis’in ancak o zaman huzura ve sevgilisine kavuşacağına düşündüm.

Gecenin karanlığının ardında ölümün soğuk nefesini hep hissettim üzerimde. Bir insanın geceye, ölüme ve sevgiliye karşı yaşadığı tutkunun sayfalar dolu ağıtını okudum. Acısını kendi içimde duydum.

Klasik okuma etkinliğimiz olmasaydı kendisiyle yolumuz kesişir miydi bilemiyorum. Genel olarak klasik dediğimiz de hep Dostoyevski ve Tolstoy canlanıyor gözümüzde. Klasik okuma kıstasımız çoğu zaman iki isimle sınırlı kalıyor. Dostoyevski ve Tolstoy okuyanlardan ‘’ben klasikleri okudum’’ cümlesini çok sık duymuşuzdur. Bense artık daha sabırsız, klasiklerin engin dünyasına dalmaya daha hazırım.

Klasiklerin farklı dünya ve coğrafyalarına, farklı tarihi dönemleri ve inançlarına girmek türler arasında geçiş yapmak seyrine doyulmaz bir resital olacak. Uzayıp giden listeye baktığımda emin olduğum bir his sarıp sarmalıyor beni: sona vardığımda asla aynı kişi olarak kalmayacağım. Öğreteceklerine kalbimi açtım, heybemi hazır ettim. Tek tek toplamaya başlıyorum.

Öğrendim ki, Novalis romantizm akımının öncüsü sayılıyormuş. Öğrendim ki, bu eseri sadece bireysel acıları anlatmıyor, toplumun acılarını da yansıtıyormuş. Endüstrileşmenin getirdiği buhranın yansıması da kitabın içerisine sinmiş durumda. Yaşadığı dönemdeki toplumsal olaylar ve üstüne genç yaştaki nişanlısını kaybetmesi Novalis’in kalemini hassas ve kırılgan hislerle doldurmuş.

Aslında ben kitabı çok hazırlıksız okumaya başladım. Öncesinde Novalis ve Geceye Övgüler hakkında araştırma yapacak ya da bir şeyler okuyacak zamanım olmadı. O yüzden şiirin ahengine kaptırdım kendimi. Şiirlerinde toplumsal olaylar hakkında duyarlılığını dile getirdiğini kitap bittikten sonra incelemelerine bakarken fark ettim. Açıkçası dönemini çok idrak edemedim. Daha çok Novalis’in acısını ve duygularını duymaya çabaladım. Bizim şiirlerimizde genellikle şairlerin kendi yaşamından izleri yansıtarak kullandığı bir tema olduğu için hep bireysel acılarını anlamaya çalıştım.

Fakat endüstrileşmenin dolayısıyla kapitalist sistemin yeni başladığı dönem olduğunu göz önüne aldığımda, değişen toplumsal düzene ayak uydurmak zorunda kalan insanların yaşadığı bunalımı ve bunun Novalis üzerindeki etkilerini de anlayabiliyorum. Ve bu düzene hızlı şekilde adapte olabilen insanların değişimini düşündüğümde, bu düzene ayak uyduramayan, yadsıyan, anlamlandırmaya çalışan insanları daha çok anlayabiliyorum. Bu durumu şuna benzetiyorum, her anını, her anısını sosyal medyayla yaşayanlar ve onu mesafeli olarak kullananlar arasındaki farka.

Yaşamın karmaşası arasında gündüz vakti maskelerimizin ardına daha çok saklandığımızı, hızlı hareket etmek zorunda olduğumuzu, kendimizden ve hislerimizden uzak kaldığımızı düşünürsek hepimizin Novalis’le benzer yanları var. Gece olduğunda daha çok kendimiz olduğumuzu, dertlerimizle ve iç dünyamızla baş başa kaldığımızı ve diğer tüm şeylerden uzaklaştığımızı düşünürsek Novalis’in yaşamındaki derin izi daha net görebiliriz.

Ahmet Cemal’in nefis önsözüne değinmeden bu kitabı sonlandıramayacağım. Onun tanımladığı şekilde Novalis, ‘asıl insan zamanı’nı gecede arar; bir ölüm özlemine dönüşen ve aşktan ötürü duyulan acı ise bir yandan yaşamla, bir yandan da öbür dünyayla karşılaştırılır.

Yüzyıllar sonra bir gece yarısı kitabın kapağını kapatırken, şiirlerini karanlığın yakasına iliştirdim, yeniden.

‘’Gecenin içimizde açtığı
Sonsuz gözler
Çok daha uzağı görebiliyorlar
O sayısız orduların
En solgunlarının yapabildiğinden
Işığa gereksinim duymaksızın
İnebiliyorlar derinliklerine
Seven bir ruhun…’’

Gurur ve Önyargı, Jane Austen

Kış ayları yaklaşıyor. Kitapların mevsimine doğru giderken takvimler, sabırsız bir bekleyişteyim. Tüm zamanımın sadece onların olacağı, aklımın başka bir şeyde kalmayacağı benzersiz vakitler. Dışarının hâkimi rüzgârlar, zihnimin tek hâkimi kitaplar.

Her sene sonbahar geldiğinde kışa özlemim ve sabırsızlığım daha çok artıyor. Henüz Eylül’ün ilk günleri, yazın son demleri ama sonuçta takvim sonbahar. Temelini kitapların attığı bir dostluğun kahramanları Nur ve ben, daha sonra bize katılan iki kız arkadaşımızla beraber kışa doğru kısa ama esasen uzun bir yolculuğa çıktık beraber. Dört kız dünyanın telaşından uzak bambaşka bir âlem kurduk kendimize. Bizim harikalar diyarımızı. Burada tüm sesleri susturuyor, sadece kitapların bize söylediklerini dinliyorduk.
Çok geçmeden ilk konuğumuza dünyamızın kapılarını ardına kadar açmıştık: Hasan Ali Yücel.
Hasan Ali Yücel Klasikleriyle önümüzde uzunca bir yol beliriyordu. Yol uzun, vakit kısa, biz sabırsız. Sanki ilk kez kitap okuyacak gibi karmaşık ve heyecanlı hisler içinde, serinin ilk kitabı ellerimizdeydi.  

Ben daha önce de klasiklerin hepsini okumaya çok niyetlenmiştim. Tüm okurlar gibi. Ama bir kitap var ki, ismiyle müsemma bir his içindeydim. Asla okumayı düşünmemiştim ve hiçbir güç kendisini bana çekememişti. Serinin ilk kitabı, Gurur ve Önyargı’dan bahsediyorum.

Aynı hislerle okumaya başladım. Tabi ki önyargım kalbimin önüne set vuruyordu, Elizabeth, Darcy, Bennetlar’ın hayatına ve 1800’lerin İngiltere’sine hala yabancı gözlerle bakıyordum. Klasiklere vasat bir başlangıç yapmak istemediğim ve önyargımı biraz kırmaya çalışarak tekrar okumaya başladım. Beni yoran şeyin bu defa ne olduğunu daha net anlıyordum. Çok fazla isim kullanılması. Kim kimdi, kim kimin nesiydi bir zaman sonra birbirine girmişti. Neyse ki kendimi akışa bıraktığımda bu sorunu aşabildim ve olay örgüsü, karakterler yavaş yavaş çözülmeye başladı.

Klasik bir aşk hikâyesi olarak gördüğüm ve bu türe karşı hiç sempati duymadığım için önyargılıydım daha çok. Ama okudukça dönemin İngiltere’sine ayna tutması önyargımı kırmamda en önemli etken oldu. Toplumsal yaşantının, kadın-erkek ilişkilerinin, aile yapısının kitapta yansıtılması kitaba tarihi gerçeklik boyutunu da getiriyordu. Klasik bir aşk hikâyesinin gerisinde o tarihi dokuyu hissetmeye daha büyük çaba sarf ettim.
Mr. ve Mrs. Bennet’ın evlilik çağına gelmiş beş kızı vardır. Bir gün yaşadıkları yerin yakınına çok zengin bir adam taşınır ve Bayan Bennet kızlarından birini bu adamla evlendirmek için hayaller kurmaya başar. Kocasının ısrarla adamla tanışmasını istiyor, böylelikle daha sonra yemeğe davet edip kızlarıyla rahatlıkla tanıştırabilecektir.

Kısa zaman sonra bir balo düzenleniyor ve beş kız kardeşin en büyükleri Jane ve Elizabeth bu baloya katılıyor. Baloda şehre yeni gelen zengin genç Mr.Bingley ve abla Jane arasında bir yakınlaşma hissediliyor. O gün Mr.Bingley’in  yanında gelen ve ondan daha zengin olan biri daha var. Mr.Darcy. Bu beyefendinin soğuk ve mesafeli duruşu Elizabeth’in dikkatini hemen çekiyor. Elizabeth ve Darcy arasında yaşanan ufak atışma ise her şeyin başlangıcı.
Darcy’nin mizacına ve tavırlarına sinen gururlu yanı Elizabet’in ona karşı önyargı oluşturmasına neden oluyor. Ve kitabın isminin manasına, duygular dışa vurdukça varmaya başlıyorum.
Darcy ve Elizabeth’in arasındaki ilişki gergin bir şekilde devam ediyor.  Karşılaştıkları her yerde aralarında bir çatışma oluyor ve çevrelerine hep böyle yansıyor. Fakat bu atışmalar ve uyuşmazlıklar iç dünyalarında bir merak ve ilgi uyandırıyor ikisi için de.

Duygularına karşı koyamayan ve karşı tarafa ilk açılan kişi ise Darcy. Fakat Elizabeth’in üst üste gelen olaylar karşısında kendisine karşı ördüğü duvarlara çarpıyor ve geri çevriliyor. Darcy daha sonra yaşanılan tüm olayların gerçek yüzünü göstermek için Elizabeth’e bir mektup yazıyor.
Gurur Darcy’i, önyargı ise Elizabeth’i niteleyen kavramlar. Ben Darcy’nin gururundan çok Elizabeth’in önyargısının daha ağır bastığı izlenimine kapıldım. Ya da önyargı benim hayatımda da çok fazla yer bulduğu için bana daha yakın ve tanıdık geldi. O yüzden romanın geneline hâkim olan o tutumu daha net ve kolay yakalayabildim.

 Darcy ve Elizabeth’in ilişkisinden çok kopuktum aslında. Bir zaman sonra mekân ve olayları toparlayamaz olmuştum kafamda. Böyle olunca yine kendi yöntemime döndüm ve bütünde değil parçada anlam bulmaya yoğunlaştım.

Klasik aşk hikâyesinden uzaklaşarak, dönemin İngiltere’sinde gezintiye çıktım sık sık. Toplum ve aile tutumundan, kadının toplum içindeki rolü ve yeri hakkında zamanın durumunu gözlemledim ve yine karamsarlığa düştüm. Genellikle başka ülkelere dair bu tarz toplumsal gerçeklik ögeleri de barındıran kitapları kendi toplum ve kültürümüzle karşılaştırarak okumak gibi bir durumum var. Çok doğru bir okuma değil. Bütünde böyle yapmıyorum zaten. Ama özellikle bu hususta durup fazlaca düşünürüm. Okuduğum coğrafyanın toplumsal ve sosyal durumuyla kendi toplum ve sosyal durumumuz hakkında bir kıyaslama yapmak üzerinde dikkatle durduğum bir nokta. Gurur ve Önyargı’yı da okurken bu karşılaştırmaları uzun uzadıya yaptım.

Kadınların hayattaki görevinin iyi bir eş olmak ve iyi bir aile kurmaktan, sadece ev ve el işleriyle uğraşmaktan öteye gidemediği bir ortam var. Kadının kimliği bir nevi eşinin kimliğiyle var oluyor. İş, sosyal ve sanat dünyasında kadının adı yok. Bunun yanında o dönemlerde sınıfsal farklılıklar da göze çarpıyor. Tüm bu etkenleri göz önüne alarak kadının bizim geleneğimizde ve toplumuzdaki yeri ve önemi hakkında karşılaştırma yapacak çok fazla faktör karşıma çıkmıştı. Öncelikle şöyle bir yargıya varmıştım, biraz gücenerek biraz kızarak: hayran olduğumuz Avrupa bizden çok farklı değildi? Biz kendimizi neden bu kadar onlara karşı aşağılık görüyor, gözümüzde büyütüyorduk? Neden tüm Avrupa’dan önce kadın haklarını tanımış olmamıza, eski ve asıl Türk geleneğimizde kadının devlet ve toplum idaresi ve iradesinde en önemli rolü oynamasına rağmen neden biz Avrupa’nın gölgesinde kalmış, onlara özenir durumdaydık. Sonra kendi cevabımı kendim veriyordum:  onlar ileri giderken biz geri gidiyorduk da ondan…

Jane Austen’in aşk hikâyesinin ardında, kadının toplumdaki yeri ve önemi, üzerinde oluşturulan baskılara karşı bir başkaldırı var. Özellikle kadın karakteri Elizabeth’in diğer hemcinslerinin aksine iyi bir okur olması, eleştiren ve sorgulayan bir karakter sergilemesi, sadece zengin olduğu için bir adamla evlenmek istememesi Jane Austen’in döneme karşı bir eleştirisi gibi görünüyor. Jane kendi hayatında da benzer izleri taşıyan bir karaktermiş zaten. Özellikle Elizabeth ve kendisinin de hayatında baba figürü ön plana çıkıyor. Destekleyici ve her kararlarında arkalarında duran bir gizli kahraman rolünde. Nitekim zengin akrabalarının evlenme teklifini reddeden Elizabeth’e annesinin ısrarlarına rağmen babası arka çıkar. Kütüphanesinin kapısı kızına sonuna kadar açıktır. Jane Austen da eğitim ve kitaplar konusunda en büyük desteği babasından görür. Aile tiyatroya ilgilidir. Jane üç tiyatro oyunu yazmıştır ve babası kızının yazma isteğine de karşı koymamıştır.
Elizabeth evlenmek için âşık olmayı bekledi, o ise hiç evlenmedi. Belki de kendisi de evlenmek için hep âşık olmayı beklemişti.

Dönemin ahlak anlayışına isyan eden bir karakter Jane Austen. Kadının yerinin sadece ev olduğu, söz ve çalışma hakkının olmadığı, tek başarısının zengin bir kocayla evlenmek olduğu böyle bir zamanda Elizabeth gibi inatçı, başının dikine giden ve lafını esirgemeyen, kendi isteklerinin peşinden giden güçlü bir kadın karakter doğuruyor. Erkeklere ve egemen güce karşı kendi inanç ve görüşlerinin sonuna kadar dimdik arkasında duran bir kadın. Zamanın şartlarına göre alışılmadık ve sıra dışı.
Ezilmiş ve soyutlanmış kadınların yerini onun kitaplarında güçlü kadınlar alıyordu.

Kitabı yoğun olarak aynı hislerle okudum. Bitirdiğimde şimdiye kadar ezberimi bozan bir durumla karşılaşacaktım, peşi sıra izlediğim filmi beni kitabından daha çok etkilediğinde. Mekânlar, kostümler, danslar, duygular, dönemin atmosferi bana öyle güzel geçti ve o kadar iliklerime kadar hissettim ki!

Kitaptan daha çok filmi sevmek içime sinmedi ama olsun kitaptan çok kopuk ve günümüze uyarlanmış olmaması diğer yandan içimi rahatlatıyor.

Elizabeth ve babasına odaklanarak okumuş olmak diğer karakterleri görmezden geldiğim hissi uyandırabilir. Ben yazarın hayatına, kadının toplumdaki yeri ve önemine ve bir kızla babasının güçlü bağ kurduğunda kızın hayatında nasıl etkileri olduğuna dair gözlem ve çıkarımlar yaparak okudum. Bu husus kitabı bende daha anlamlı ve özel kıldı. Jane Austen’in güçlü karakteri Elizabeth ile beraber sona geldiğimde ise önyargılarımı kırmış olarak kitabın kapağını kapatmak, beni de onların hikâyesinde ortak bir noktada buluşturdu. Jane’nin güçlü kadınlarının hikâyesi her çağda devam edecek hissiyle.

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya Kitap Yorumu

Bir yanda hala kendimi hazır hissedemediğim okuma planlarım, diğer yanda dört kız başladığımız Hasan Ali Yücel klasiklerini okuma serüvenimiz…  Eylül ayında başlamam gereken kitap serileri… Benim kafamı bir türlü toparlayamam ve en acısı sene sonuna sadece iki ay kalmış olması. Ve araya aldığım kitaplar… Dipsiz kuyu.

Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası da bu kitaplardan biri oldu. Hem uzak olduğum bir tür olduğu için şans vermek hem de bir okuma planımın parçası olamayacağı için, kitaplığımdan sürekli gözüme çarpması da cabası ‘’eh madem, okuyayım da çıksın aradan’’ diyerek başladım… Bir bilimkurgu klasiğine yaklaşımıma bakar mısınız?

Lakin bu konuda kendimi tanıyorum. Bilimkurgu izlemeyi seviyorum, ama okumayı beceremiyorum. Fahrenheit 451 bu konuda tek istisna olabilir. Sanırım beni korkuttuğu için kaçıyorum bu türden!
Ya kafam gerçekten çok doluydu okurken ya da araya alınabilecek, hele ‘’okuyayım da çıksın aradan’’ denilebilecek bir kitap hiç değildi. Asla konuya tam hâkim olamadım. O dünyada dolaşamadım. Hep yazarın adımlarını attım, onu takip ettim. Özgür değildim sanki. Öyle rahatsız bir his.

Ama her ne kadar yabancılık çeksem de havasını soludum, kâbusa tanık oldum. Belki bundandır yaşadığım karmaşık ve rahatsız his. Güvende değildim.

Üstelik Cesur Yeni Dünya’da herkes mutluyken! Ben böyleydim.

26.yy İngiltere’sinde tüm dünyada totaliter rejim hâkim. Sadece bu sistemin dışında bir başka topluluk daha var. Onlarda şehirden uzak, ayrılmış vahşi bölgede yaşıyorlar. Bu uygarlıkta anne ve baba yok. İnsanlar özel merkezlerde çoğaltılıyor ve daha embriyoyken sınıfları belirleniyor.  Zekâ seviyelerine göre Alfa, Epsilon, Beta gibi sınıflara ayrılıyorlar. Bokanovski denilen bir yöntem sayesinde seri halde insan üretilebiliyor. Seri halde üretilen insanlar robottan farksız yaşam sürüyorlar. Bireysellik yok. Hisler ve duygular yok.

Savaş ve hastalıklar da yok edilmiş. Oluşturulan toplumda herkes mutlu. Toplumda özel, mahremiyet kavramı yok. ‘’Herkes herkes içindir’’ anlayışı var. İnsanlar istediği herkesle birlikte olabiliyorlar. Hayat tamamen bunun üzerine kurulu. Ayrıca bilim, sanat, felsefe ve kitaplarda yok. Yani korkunç. Bu da bir nevi beni doğruluyor.

Tüm distopyalarda ortak nokta insanlar tek tip, toplum tek düzen, duygular ve hisler yok. Ve tüm bunları gerçekleştirmek için yapılan ilk şey. Kitaplar yasak! Tıpkı geçmiş yüzyıllarda bir uygarlığı yok etmek için yakılan, yağmalanan, sulara dökülen kütüphaneler gibi. Hemen hemen aynı zamanda izlediğim dizide şu cümle düşüncelerimin karmaşasından beni sıyırıyor: ‘’İnsanlar kitaplarını atmaya başladılar. Bu ülke uzun yaşamaz.’’

Kötü hissetmeye asla izin verilmiyor. Kötü, rahatsız hissetmeye başladıkları anda ‘’Soma’’ adı verilen haplarla insanlar uyuşturuluyor ve beyinleri boşaltılıyor, rahatlatılıyor. Dertlerini unutmaları sağlanıyor. Zaten düşünemeyen, sorgulamayan insanlar bu sayede itiraz ve şikâyet etmeyen, daha da uyuşmuş halde itaatkar kölelere dönüyorlar.

İnsanlara doğdukları andan itibaren aynı cümleler uykularında tekrar tekrar dinletiliyor ve bunlara inandırılıyor. Sevgi, aşk ve duyguların yok edildiği bu katı sisteme, insanlar bu şekilde en baştan uyum sağlamış olarak katılıyorlar. Günümüzde medya ve internet. Sürekli tek tip güzellik algısı, tüketim çılgınlığı dayatması. Geçmişte ve günümüzde halkın medya aracılığıyla manipüle edilmesi, kitleler halinde inandığımız doğrular. Bir ilacımız yok ama benzer yönlerimiz çok. Bizlerde uyuşturulmuş vaziyetteyiz. Yaşadığım tedirginlik bu. Duyduğum endişe gerçeklik payı. Cesur Yeni Dünya’nın gerçek distopyası!

Kitaptaki havayı soluduktan, dünyasını biraz idrak ettikten sonra sistemde meydana gelecek çatlağı beklemeye başlıyorum. Çünkü korkunç ve çok gerçek. Ve sona ermeli. Ben böyle düşünürken Cesur Yeni Dünya’nın sisteminden uzak, şartlandırılmadan yetişmiş olan Helmhotz, Bernard ve Vahşi ortaya çıkıyor. Üçü de sistemin dayattığı kurallardan uzak, yaşadıkları topluma yabancılaşmışlar. Ve dünyalarının şartlarına göre hasta karakterler. Ve bir nevi sisteme başkaldırıyorlar. Bu isyanlarının sonucunda ceza olarak sistemin dışındaki vahşi bölgeye gönderiliyorlar.

Aslında distopya da desek, kiminin hayalindeki ütopya da olabilir. Okuyucusunun karar verebileceği ucu açık bir kitap. Çünkü aramızda bu sisteme asla karşı çıkmayacak sadece haz duygularıyla yaşamayı tercih edebilecek, sorgulamayı, düşünmeyi reddedebilecek milyonlar çıkabilir. Ya da farkında olmadan bu şekilde yaşayanlar var mıdır aramızda?  

Kitabı kapatırken şöyle düşünceler geçiyor zihnimden, kitaba yabancı kaldığım halde gerçekliğin dehşetini bana gösterdi. Ama tüm gerçekliğine rağmen ben o dünyaya hep sanki bir pencereden baktım. Belki de kapısından girmeye korktuğumdan. Sürekli kıyaslama yaparak okumak, satırların altını çizmenin yerini benzer olaylar aramaya bıraktı.

İster bir distopya diyelim ister bir kehanet. Olduğumuz yerden gittiğimiz noktaya baktığımda, sadece tüketim odaklı yaşantımız, alışveriş çılgınlığı, içini çürüttüğümüz tüm değerler, güzellik algıları, para ve zevk ilişkisine dayalı dostluklar… Bencil yanımız. Bizi uyuşturan akıllı ekranlarımız. Hepsinin tek hizmet ettiği amaç, sadece mutlu olmak arzumuz. Algılarımız ve yanılgılarımız.

Yıllar önce yazılmış olmasını yorumlayan kimileri yazarın ileri görüşlülüğüne hayran kalmış. Elbette haklılar. Ama bende zaman daralıyor hissi uyandırıyor sadece. Gitgide sona yaklaşıyoruz. Dünyanın kenarından aşağı düşmeyi bekliyoruz, yığınla. Birbirimizi ite kaka.






insan Olmak, Engin Geçtan

Duygularımın içinden geçen şahane bir adam ve onun kitabını aldım hayatıma. Uzunca zamandır cevap veremediğim bir soruya yanıt aradığımı ve sonunda geçte olsa bulduğumu, hem de nokta atışı yaptığımı söylemeliyim. Net olarak tanımlayabildiğim çok az özelliğim ve zevkim vardır.  Şimdi cümlelerime yenisini ekliyorum yıllar sonra. Aslında belki de en eskisi.

Psikoloji. Üzerine uzun uzun yazacak ne bilgim ne de alt yapım var elbette. Sadece insan halleri, insanoğlunun iç dünyası ve yaşadığı olayların hayatına etkisi, algısı, tutkuları, değişimleri ve nicesi. Odak noktasına insanı alan her şey beni derinden etkiliyormuş meğer. Geç olsa da farkına varmak, şu sıralar beni en çok mutlu eden şey.

Geçenlerde demek istemiyorum, yeni bitirdim saydığım ama henüz kopamadığım ‘’Maniac’’ dizisini hayran kalarak izlerken ve şimdilerde Annie ve Owen’ı özlerken yanımda İnsan Olmak kitabı vardı. Onların psikolojik yolculukları esnasında bu kitap sayesinde bir nevi kendimle hesaplaşma ve yüzleşme seansına girdim.

İsmiyle bile hislerime tercüman. İnsan olmak halinin en derin en yalın halini bana gösterdi. Doğanın ürkütücü gücünden başlayıp, toplumdan aileme kadar girip sonra oradan özüme doğru indiğim bir yolculuktaydım. Şunu söylemeliyim ki hepimiz bir kör düğümle birbirimize bağlıyız.
Kitap tümden gelim yöntemini anımsattı bana. En geniş, en genel alandan özele doğru giden bölümlerden oluştuğu için sanırım. Engin Geçtan’ın toplumun tanımını yaptığı, toplumların oluşma sürecinden bahsettiği, birey ve toplum ilişkisini irdelediği ‘’Birey ve Toplum’’ ilk bölümüyle başlıyor kitap. Toplumsallaşma sürecinden sonra bireyleşme sürecine ayna tutan aile yapısının içine dâhil oluyoruz. Ana-Baba ve Çocuk bölümünde anne ve babaların çocukların gelişiminde ve ileriki yaşlarda bireyleşmesinde ne gibi etkilerde bulunduğuna dair kilit noktaları açıyor Geçtan. Aileler kişinin tüm yaşamını derinden etkiliyor. İtiraf etmeliyim ki, hem kendi aile bağımdan hem de çevremdeki çoğu insanın ve toplumumuzun benzer aile yapısından yola çıkarak bireyleşmede ailenin bu denli etkin ve güçlü bir rolde olması beni çok korkuttu. Anne ve baba olmanın gerektirdiği sabrı, özveriyi ve sorumluluğu taşımayan insanların çocuk sahibi olmaları hem çocuk için hem de toplum için ne kadar zararlı boyutlara ulaşabileceği hakkında gerçekler rahatsız edici. Kulakları tıkadığımız tüm gerçekler gibi bunları da göz ardı ettiğimiz doğru ya da hiç umursamadığımız.  Özellikle anne rol modelinin ve tavırlarının çocukların hayatlarına ya ışık tutabileceği ya da onulmaz izler bırakabileceği sanırım neden cennetin annelerin ayakları altında olduğunu kanıtlar nitelikte. Bu bölüm beni o kadar etkiledi ki, elimde olsa herkese hediye etmek, ne olur okuyun diye yalvarmak isteği duydum. Yakınlarıma ısrarla önerdim, öneriyorum, önereceğim.

İnsanlardan Korkmak bölümünden sonra artık yavaş yavaş diğer insanlardan uzaklaşıyorum. Yaşadığım şeylerin buna benzer duygular olduğunun ayrımına vararak, ardımda bırakmak, kurtulmak isteğiyle sonraki bölümlere, bireyin iç dünyasına, duygularının derinliklerine doğru uzunca bir yolculuğa çıkıyorum. Bu bölümlerde artık toplum, aile, insanlar, onlar, bunlar, tanıdığım tanımadığım kim varsa yok. Hepsini dışarıda bırakıyorum.

Öfke, düşmanlık, değersizlik, kaygı, yalnızlık gibi duyguların neden yoğun olarak hissedildiğine, temelinde yatan sebeplere ve bu duyguların dengesiz boyutlarda olduğu kişilerde ortaya çıkan saplantılı durumlara dair sebep ve sonuçları anlatırken Engin hoca, utanmasam altı çizilmedik satır bırakmayacağım.

En bilindik, en tanıdığımızı sandığımız duyguların aslında sadece birer duygu olmadığının farkına varıyorum sonraları. Her satır ayrı bir iç hesaplaşma ve yüzleşme oluyor. Saplantılı şekilde devam ettiğim tüm hareketlerimin altında hangi aşırı duygularımın yattığını öğreniyorum. Çok değer verdiğimi sandığım kim varsa, onlara verdiğim değerin aslında kendi değersizliğimi örtbas etmek için bir kılıf olduğunu anlıyorum. Duyduğum kaygının hayatımı nasıl avuçlarının arasında tuttuğunu gördüğümde, dayanamıyorum. Hayatımı ellerinden kurtarmak için can atıyorum. Yalnızlık sanarak inşa ettiğim duvarların bir kalkan olmaktan daha çok parmaklık olduğunu ve kendimi, kendi dünyamın içine hapsettiğimi boğulmak üzereyken fark ediyorum. Üstelik bunu özgürlükle bağdaştırarak ve tüm kalbimle inanarak yapıyordum.

Üzülerek, kararlar alarak, şaşarak, kızarak, hırçınlaşarak, inkâr ederek, bahane arayarak, nihayetinde kabullenerek, yani yaşayarak okuyorum. Aslında insan olmanın ağırlığı altında ezildiğimi hissediyorum.

180 sayfalık bir kitaba koca bir dünya sığar mı demeyin, sığar. Benim şu yaşıma kadar içimde besleyip büyüttüğüm, beni zehirleyen iç dünyamı sayfaların arasına sığdırmış Geçtan.

Şimdi mi? İyileşmiş değil belki, bunun için erken ama yenilenmiş hissediyorum. Ve başkası sandığım her şeyin sebebinin önce kendim olduğunu kabul ediyorum. Kendini yaşamak yolunda ilk defa böylesi dev bir adım atarken ‘’İnsan olmak’’ elimden tutuyordu.  

Ben sadece bir kitap okumadım diyorum, kendimi okudum.

Doppler, Erlend Loe


Kitapçıdan içeri girdiğim zaman daha önce belirlediğim kitapları asla alamamışımdır şimdiye kadar. Aklımdaki kitapları çoktan unuturum rafların arasında dolaşırken. Beni hangisi çağırıyorsa ona kulak veririm. Elimde bambaşka dünyaların birçok kitabı kasaya doğru yanaşırken, kalbim arkamda bıraktıklarımın yanında kalır çoğu zaman.

Sürekli alışveriş yaptığım kitapçıma genellikle içimin sıkıldığı zamanlarda gitmeyi tercih ediyorum. Benim için harika bir meditasyon oluyor. Kitapçıdan daha çıkmadan yenilenmiş ve arınmış hissediyorum kendimi. Yolum her o tarafa düştüğünde uğramalarım hariç. Benim için o ayrı bir rutin.

Geçenlerde Eda ile bir okuma etkinliği yapalım diye konuşuyorduk. Ama ikimizde asla planlı ve düzenli olamadığımız için normal kitap etkinlikleri bize hitap etmiyordu. İkimiz için daha farklı, devamlılık sağlayabileceğimiz bir şey olmalıydı. Sonunda karar kıldık, her ay kitapçıya gidecek ve sadece tek bir kitap seçip onu okuyacaktık. Tam bizlik bir fikir olmuştu! Bu belki bizi okuyamadan sürekli kitap alma alışkanlığımızdan da bir ölçüde kurtarabilirdi diye düşündük. Anlaşmaya vardık.
Üzerinden yaklaşık birkaç ay geçti. Ama henüz başaramadık!

Karar verdikten bir hafta sonra kitapçıya gittik, benim seçtiğim kitap Erlend Loe’nin Doppler kitabı oldu. Kitabın ismini çok sık duymuştum. Aslında amacım yeni ve hiç duymadığım bir kitap keşfetmekti. Neyse ki konusu hakkında çok fikir sahibi değildim. Sözümüze sadık kalamayarak iki kitap daha aldım maalesef. Ama sadece iki, buda bir şeydir.

Her zaman bu şekilde seçtiğim kitaplar ‘yoksa beni seçen mi demeliyim’ umduğumdan çok daha fazlasını veriyor bana. Beklentimi çok yükseltmediğim için sanırım. Tam istediğim bir kitap çıktı karşıma. Beni çok hırpalamadan, yormadan dünyayı ve düzenini sorgulamamı sağlayan bir kitap.
Şehirden kaçıp doğaya sığınmak az çok herkesin aklına hayatında bir kere esmiştir. Şehrin kargaşa ve kalabalığından kaçarak, sakinlik ve huzura kavuşmak büyüleyici bir düş. İşte kahramanımız Doppler’de hayalimizi gerçekleştiriyor. Bir gün ormanda bisikletinden düştükten sonra, ani bir karar vererek ormana yerleşiyor. Yaşamına burada devam ederken bir geyiği de evlat ediniyor.

Tüm sorumluluklarından, işlerinden sıyrılarak ormanda yaşamaya başlayan Doppler aforizmalarıyla kafa da ütülemiyor. Onun olağan hayatı buymuş gibi içime siniyor. Ta ki geride bıraktığı ailesiyle tanışana kadar. Özgür ruhlu, çılgın olarak tanıdığım Doppler bir anda sorumsuz, hayırsız bir aile babası figürüne dönüşüyor gözümde. Yer yer kızarak, yer yer destek vererek ve hayran olarak okuyorum Doppler’in hikayesini. Doppler’e duyduğum güvensizlik hissi, o çadırına girip geyiğiyle beraber huzurla uyuduğunda kayboluyor. Sadece yıldızların ışıldadığı zifiri karanlık gökyüzü altında uyumayalı ne çok zaman geçmiş diye düşündüğümde ise kızgınlığım büsbütün yok oluyor. Doppler ormana yerleşmeye de düştükten sonra sersemlemiş halde gökyüzüne bakarken karar vermişti zaten. O halde onu anlamamak haksızlık olurdu.

İşini ve ailesini geride bırakarak ormanda yaşamını devam ettiren Doppler bir nevi avcı-toplayıcı döneme geri dönüyor tek başına. Babasını avladığı yavru geyiğe kıyamayınca onu evlat ediniyor. En yakın dostu oluyor, yol arkadaşlığı yapıyor Doppler’e geyik Bongo. Bu ismi ona Doppler veriyor.

Sisteme meydan okumuş ve her şeyi arkasında bırakıp sadece yaşamın özüne varacak, doğayla bütünleşecek bir adam profili çiziyordu ki Doppler canı süt istiyor. Ormanda sütü elde edemeyince markete doğru yol alıyor. Yani alışkanlıklarından öyle kolay da vazgeçemiyor. Ama parayla değil takasla ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor.

Erlend Loe, hepimizin dilinde olan ‘’kaçmak’’ filine dair inceden bir mesaj yolluyor gibi. Yani kaçıp gitmek kurtuluşumuz olmayabilir. Çünkü biz kendimizi, alışkanlıklarımızı da beraberimizde götürüyoruz. Sürekli dert yandığımız şehir, kapitalist sistem ve kalabalıktan kaçabilsekte kurtulabilmemiz öyle pek kolay da değil. Gittiğimiz yere de sistemi bir şekilde götürmeye çalışacağız.
Erlend Loe’de kara mizahla bu sistemin çarklarını döndüren bizleri çok ince bir zekâyla yeriyor. Doppler’in altını çizdiğim her bir satırın, gülerken birebir muhatabı olduğumu da hissettim.

Doppler’in eski hayatını arkasında bırakması mümkün olmuyor pek tabi. Karısı, çocukları, arkadaşları sürekli Doppler’i meşgul ediyor. Aklıma Captain Fantastik filmi geldi sık sık. Tek farkla. Captain Fantastik’te baba Cash, çocuklarını da alıp ormanda yaşamaya başlıyordu. Karısının vefatı sonrası şehre tekrar dönmek zorunda kalıyor ve şehir, karısının ailesi vs. adamı bırakmıyordu. Bir şekilde sistem iki adamı da kendi içine çekiyordu.

Doppler’in vurdumduymazlığı ve pişkinliği toplumdaki baba figürüne ters düşse de ondan nefret edemiyorum. Başarılı olmak kaygısından, sahte insan ve ticaret ilişkilerinden kaçabilmesini cesur buluyorum. Bu yanı daha ağır basıyor. Hiçbir beklentiye girmeden ve bekleneni vermeden, tek amacı ormanda hayatta kalmak olan bu adamı olduğu gibi benimsiyorum en sonunda. Doppler’e hissettiğim bu ikilem, sıkışıp kaldığımız öz benliğimiz ve bize dayatılanlar arasındaki yaşamımızı anımsatıyor.

Norveç edebiyatından okuduğum ilk kitap. Bu detay beni oldukça şaşırtıyor. Çünkü bu ana tema, huzur, dinginlik ve doğayla iç içe yaşam sürüldüğünü bildiğimiz İskandinav ülkelerinin imajından çok uzak geldi bana. Oralarda bile doğaya kaçış fikri var demek ki. İnsanlığın ortak içgüdüsü sanırım.

Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi
  • Sayfalar Arasına Emanet Bir Takvim Yaprağı..
  • Gökte Hudut Çizgisi Yoktur

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates