Gamzegraf
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us
Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya Kitap Yorumu

Bir yanda hala kendimi hazır hissedemediğim okuma planlarım, diğer yanda dört kız başladığımız Hasan Ali Yücel klasiklerini okuma serüvenimiz…  Eylül ayında başlamam gereken kitap serileri… Benim kafamı bir türlü toparlayamam ve en acısı sene sonuna sadece iki ay kalmış olması. Ve araya aldığım kitaplar… Dipsiz kuyu.

Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası da bu kitaplardan biri oldu. Hem uzak olduğum bir tür olduğu için şans vermek hem de bir okuma planımın parçası olamayacağı için, kitaplığımdan sürekli gözüme çarpması da cabası ‘’eh madem, okuyayım da çıksın aradan’’ diyerek başladım… Bir bilimkurgu klasiğine yaklaşımıma bakar mısınız?

Lakin bu konuda kendimi tanıyorum. Bilimkurgu izlemeyi seviyorum, ama okumayı beceremiyorum. Fahrenheit 451 bu konuda tek istisna olabilir. Sanırım beni korkuttuğu için kaçıyorum bu türden!
Ya kafam gerçekten çok doluydu okurken ya da araya alınabilecek, hele ‘’okuyayım da çıksın aradan’’ denilebilecek bir kitap hiç değildi. Asla konuya tam hâkim olamadım. O dünyada dolaşamadım. Hep yazarın adımlarını attım, onu takip ettim. Özgür değildim sanki. Öyle rahatsız bir his.

Ama her ne kadar yabancılık çeksem de havasını soludum, kâbusa tanık oldum. Belki bundandır yaşadığım karmaşık ve rahatsız his. Güvende değildim.

Üstelik Cesur Yeni Dünya’da herkes mutluyken! Ben böyleydim.

26.yy İngiltere’sinde tüm dünyada totaliter rejim hâkim. Sadece bu sistemin dışında bir başka topluluk daha var. Onlarda şehirden uzak, ayrılmış vahşi bölgede yaşıyorlar. Bu uygarlıkta anne ve baba yok. İnsanlar özel merkezlerde çoğaltılıyor ve daha embriyoyken sınıfları belirleniyor.  Zekâ seviyelerine göre Alfa, Epsilon, Beta gibi sınıflara ayrılıyorlar. Bokanovski denilen bir yöntem sayesinde seri halde insan üretilebiliyor. Seri halde üretilen insanlar robottan farksız yaşam sürüyorlar. Bireysellik yok. Hisler ve duygular yok.

Savaş ve hastalıklar da yok edilmiş. Oluşturulan toplumda herkes mutlu. Toplumda özel, mahremiyet kavramı yok. ‘’Herkes herkes içindir’’ anlayışı var. İnsanlar istediği herkesle birlikte olabiliyorlar. Hayat tamamen bunun üzerine kurulu. Ayrıca bilim, sanat, felsefe ve kitaplarda yok. Yani korkunç. Bu da bir nevi beni doğruluyor.

Tüm distopyalarda ortak nokta insanlar tek tip, toplum tek düzen, duygular ve hisler yok. Ve tüm bunları gerçekleştirmek için yapılan ilk şey. Kitaplar yasak! Tıpkı geçmiş yüzyıllarda bir uygarlığı yok etmek için yakılan, yağmalanan, sulara dökülen kütüphaneler gibi. Hemen hemen aynı zamanda izlediğim dizide şu cümle düşüncelerimin karmaşasından beni sıyırıyor: ‘’İnsanlar kitaplarını atmaya başladılar. Bu ülke uzun yaşamaz.’’

Kötü hissetmeye asla izin verilmiyor. Kötü, rahatsız hissetmeye başladıkları anda ‘’Soma’’ adı verilen haplarla insanlar uyuşturuluyor ve beyinleri boşaltılıyor, rahatlatılıyor. Dertlerini unutmaları sağlanıyor. Zaten düşünemeyen, sorgulamayan insanlar bu sayede itiraz ve şikâyet etmeyen, daha da uyuşmuş halde itaatkar kölelere dönüyorlar.

İnsanlara doğdukları andan itibaren aynı cümleler uykularında tekrar tekrar dinletiliyor ve bunlara inandırılıyor. Sevgi, aşk ve duyguların yok edildiği bu katı sisteme, insanlar bu şekilde en baştan uyum sağlamış olarak katılıyorlar. Günümüzde medya ve internet. Sürekli tek tip güzellik algısı, tüketim çılgınlığı dayatması. Geçmişte ve günümüzde halkın medya aracılığıyla manipüle edilmesi, kitleler halinde inandığımız doğrular. Bir ilacımız yok ama benzer yönlerimiz çok. Bizlerde uyuşturulmuş vaziyetteyiz. Yaşadığım tedirginlik bu. Duyduğum endişe gerçeklik payı. Cesur Yeni Dünya’nın gerçek distopyası!

Kitaptaki havayı soluduktan, dünyasını biraz idrak ettikten sonra sistemde meydana gelecek çatlağı beklemeye başlıyorum. Çünkü korkunç ve çok gerçek. Ve sona ermeli. Ben böyle düşünürken Cesur Yeni Dünya’nın sisteminden uzak, şartlandırılmadan yetişmiş olan Helmhotz, Bernard ve Vahşi ortaya çıkıyor. Üçü de sistemin dayattığı kurallardan uzak, yaşadıkları topluma yabancılaşmışlar. Ve dünyalarının şartlarına göre hasta karakterler. Ve bir nevi sisteme başkaldırıyorlar. Bu isyanlarının sonucunda ceza olarak sistemin dışındaki vahşi bölgeye gönderiliyorlar.

Aslında distopya da desek, kiminin hayalindeki ütopya da olabilir. Okuyucusunun karar verebileceği ucu açık bir kitap. Çünkü aramızda bu sisteme asla karşı çıkmayacak sadece haz duygularıyla yaşamayı tercih edebilecek, sorgulamayı, düşünmeyi reddedebilecek milyonlar çıkabilir. Ya da farkında olmadan bu şekilde yaşayanlar var mıdır aramızda?  

Kitabı kapatırken şöyle düşünceler geçiyor zihnimden, kitaba yabancı kaldığım halde gerçekliğin dehşetini bana gösterdi. Ama tüm gerçekliğine rağmen ben o dünyaya hep sanki bir pencereden baktım. Belki de kapısından girmeye korktuğumdan. Sürekli kıyaslama yaparak okumak, satırların altını çizmenin yerini benzer olaylar aramaya bıraktı.

İster bir distopya diyelim ister bir kehanet. Olduğumuz yerden gittiğimiz noktaya baktığımda, sadece tüketim odaklı yaşantımız, alışveriş çılgınlığı, içini çürüttüğümüz tüm değerler, güzellik algıları, para ve zevk ilişkisine dayalı dostluklar… Bencil yanımız. Bizi uyuşturan akıllı ekranlarımız. Hepsinin tek hizmet ettiği amaç, sadece mutlu olmak arzumuz. Algılarımız ve yanılgılarımız.

Yıllar önce yazılmış olmasını yorumlayan kimileri yazarın ileri görüşlülüğüne hayran kalmış. Elbette haklılar. Ama bende zaman daralıyor hissi uyandırıyor sadece. Gitgide sona yaklaşıyoruz. Dünyanın kenarından aşağı düşmeyi bekliyoruz, yığınla. Birbirimizi ite kaka.





Doppler, Erlend Loe


Kitapçıdan içeri girdiğim zaman daha önce belirlediğim kitapları asla alamamışımdır şimdiye kadar. Aklımdaki kitapları çoktan unuturum rafların arasında dolaşırken. Beni hangisi çağırıyorsa ona kulak veririm. Elimde bambaşka dünyaların birçok kitabı kasaya doğru yanaşırken, kalbim arkamda bıraktıklarımın yanında kalır çoğu zaman.

Sürekli alışveriş yaptığım kitapçıma genellikle içimin sıkıldığı zamanlarda gitmeyi tercih ediyorum. Benim için harika bir meditasyon oluyor. Kitapçıdan daha çıkmadan yenilenmiş ve arınmış hissediyorum kendimi. Yolum her o tarafa düştüğünde uğramalarım hariç. Benim için o ayrı bir rutin.

Geçenlerde Eda ile bir okuma etkinliği yapalım diye konuşuyorduk. Ama ikimizde asla planlı ve düzenli olamadığımız için normal kitap etkinlikleri bize hitap etmiyordu. İkimiz için daha farklı, devamlılık sağlayabileceğimiz bir şey olmalıydı. Sonunda karar kıldık, her ay kitapçıya gidecek ve sadece tek bir kitap seçip onu okuyacaktık. Tam bizlik bir fikir olmuştu! Bu belki bizi okuyamadan sürekli kitap alma alışkanlığımızdan da bir ölçüde kurtarabilirdi diye düşündük. Anlaşmaya vardık.
Üzerinden yaklaşık birkaç ay geçti. Ama henüz başaramadık!

Karar verdikten bir hafta sonra kitapçıya gittik, benim seçtiğim kitap Erlend Loe’nin Doppler kitabı oldu. Kitabın ismini çok sık duymuştum. Aslında amacım yeni ve hiç duymadığım bir kitap keşfetmekti. Neyse ki konusu hakkında çok fikir sahibi değildim. Sözümüze sadık kalamayarak iki kitap daha aldım maalesef. Ama sadece iki, buda bir şeydir.

Her zaman bu şekilde seçtiğim kitaplar ‘yoksa beni seçen mi demeliyim’ umduğumdan çok daha fazlasını veriyor bana. Beklentimi çok yükseltmediğim için sanırım. Tam istediğim bir kitap çıktı karşıma. Beni çok hırpalamadan, yormadan dünyayı ve düzenini sorgulamamı sağlayan bir kitap.
Şehirden kaçıp doğaya sığınmak az çok herkesin aklına hayatında bir kere esmiştir. Şehrin kargaşa ve kalabalığından kaçarak, sakinlik ve huzura kavuşmak büyüleyici bir düş. İşte kahramanımız Doppler’de hayalimizi gerçekleştiriyor. Bir gün ormanda bisikletinden düştükten sonra, ani bir karar vererek ormana yerleşiyor. Yaşamına burada devam ederken bir geyiği de evlat ediniyor.

Tüm sorumluluklarından, işlerinden sıyrılarak ormanda yaşamaya başlayan Doppler aforizmalarıyla kafa da ütülemiyor. Onun olağan hayatı buymuş gibi içime siniyor. Ta ki geride bıraktığı ailesiyle tanışana kadar. Özgür ruhlu, çılgın olarak tanıdığım Doppler bir anda sorumsuz, hayırsız bir aile babası figürüne dönüşüyor gözümde. Yer yer kızarak, yer yer destek vererek ve hayran olarak okuyorum Doppler’in hikayesini. Doppler’e duyduğum güvensizlik hissi, o çadırına girip geyiğiyle beraber huzurla uyuduğunda kayboluyor. Sadece yıldızların ışıldadığı zifiri karanlık gökyüzü altında uyumayalı ne çok zaman geçmiş diye düşündüğümde ise kızgınlığım büsbütün yok oluyor. Doppler ormana yerleşmeye de düştükten sonra sersemlemiş halde gökyüzüne bakarken karar vermişti zaten. O halde onu anlamamak haksızlık olurdu.

İşini ve ailesini geride bırakarak ormanda yaşamını devam ettiren Doppler bir nevi avcı-toplayıcı döneme geri dönüyor tek başına. Babasını avladığı yavru geyiğe kıyamayınca onu evlat ediniyor. En yakın dostu oluyor, yol arkadaşlığı yapıyor Doppler’e geyik Bongo. Bu ismi ona Doppler veriyor.

Sisteme meydan okumuş ve her şeyi arkasında bırakıp sadece yaşamın özüne varacak, doğayla bütünleşecek bir adam profili çiziyordu ki Doppler canı süt istiyor. Ormanda sütü elde edemeyince markete doğru yol alıyor. Yani alışkanlıklarından öyle kolay da vazgeçemiyor. Ama parayla değil takasla ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor.

Erlend Loe, hepimizin dilinde olan ‘’kaçmak’’ filine dair inceden bir mesaj yolluyor gibi. Yani kaçıp gitmek kurtuluşumuz olmayabilir. Çünkü biz kendimizi, alışkanlıklarımızı da beraberimizde götürüyoruz. Sürekli dert yandığımız şehir, kapitalist sistem ve kalabalıktan kaçabilsekte kurtulabilmemiz öyle pek kolay da değil. Gittiğimiz yere de sistemi bir şekilde götürmeye çalışacağız.
Erlend Loe’de kara mizahla bu sistemin çarklarını döndüren bizleri çok ince bir zekâyla yeriyor. Doppler’in altını çizdiğim her bir satırın, gülerken birebir muhatabı olduğumu da hissettim.

Doppler’in eski hayatını arkasında bırakması mümkün olmuyor pek tabi. Karısı, çocukları, arkadaşları sürekli Doppler’i meşgul ediyor. Aklıma Captain Fantastik filmi geldi sık sık. Tek farkla. Captain Fantastik’te baba Cash, çocuklarını da alıp ormanda yaşamaya başlıyordu. Karısının vefatı sonrası şehre tekrar dönmek zorunda kalıyor ve şehir, karısının ailesi vs. adamı bırakmıyordu. Bir şekilde sistem iki adamı da kendi içine çekiyordu.

Doppler’in vurdumduymazlığı ve pişkinliği toplumdaki baba figürüne ters düşse de ondan nefret edemiyorum. Başarılı olmak kaygısından, sahte insan ve ticaret ilişkilerinden kaçabilmesini cesur buluyorum. Bu yanı daha ağır basıyor. Hiçbir beklentiye girmeden ve bekleneni vermeden, tek amacı ormanda hayatta kalmak olan bu adamı olduğu gibi benimsiyorum en sonunda. Doppler’e hissettiğim bu ikilem, sıkışıp kaldığımız öz benliğimiz ve bize dayatılanlar arasındaki yaşamımızı anımsatıyor.

Norveç edebiyatından okuduğum ilk kitap. Bu detay beni oldukça şaşırtıyor. Çünkü bu ana tema, huzur, dinginlik ve doğayla iç içe yaşam sürüldüğünü bildiğimiz İskandinav ülkelerinin imajından çok uzak geldi bana. Oralarda bile doğaya kaçış fikri var demek ki. İnsanlığın ortak içgüdüsü sanırım.

Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi
  • Sayfalar Arasına Emanet Bir Takvim Yaprağı..
  • Kelime Defteri #1

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates