Gamzegraf
  • Home
  • Download
  • Social
  • Features
    • Lifestyle
    • Sports Group
      • Category 1
      • Category 2
      • Category 3
      • Category 4
      • Category 5
    • Sub Menu 3
    • Sub Menu 4
  • Contact Us

Son zamanlarda kafamı kurcalayan bir soru var: ‘’Ne tür seviyorsun?’’ Genellikle kitap için sorulan bu soruya net bir cevap asla verememişimdir. Bu durumda beni son zamanlarda rahatsız etmeye başladı. Okuduğum türlere dair yeterince bilgim mi yoktu, yoksa bu detaya dikkat mi etmiyordum? Peki, bu beni neden hiç ilgilendirmemişti?

Roman, öykü ya da şiir olarak türden bahsetmiyorum elbette.  Kurgu mu, aksiyon mu, dram mı ben neyi seviyordum? Aslında bu konuyu irdeleme kararımı genellikle yarım bıraktığım dizilerden sonra verdim. Yeterince konsantre olarak uzun süre bir şey izleyememek ve konuları, replikleri ve diyalogları kaçırmak, filmden, diziden kopmak acaba değil, bayağı ben de bir sorun var diye düşünmemi sağladı. Eğer sevdiğim bir türe yanıt verebilirsem, o tür hakkında dizi filmde rahatlıkla seçebilirdim.

Sonra aklımda ve kalbimde iz bırakan kitapları düşündüm. Ve hemen hemen hepsinin ortak özelliğinin karakterlerinin psikolojik tahlillerini derinlemesine yapan kitaplar olduğunu gördüm. Olay örgüsü, olayın heyecanı beni pek etkilememiş olsa gerek, bahsettiğim kitaplar hep tek kahraman odaklı, onun psikolojik durumunu, hikâyenin başından sonuna kadar onun ruhsal durumunun nasıl değişime uğradığını anlatan eserlerdi.

Sosyolojik özellikler barındıran ve toplumsal gerçekçilik üzerine yazılan kitapları da aynı kefeye koyduktan sonra, okuma sıramda diğer seçeneğin daha yoğun olması üzerine kararım kesinleşmiş oldu.

Psikoloji üzerine dizi ve filmleri aramadan önce uzun süredir beklettiğim ama sürekli elime alıp kurcaladığım kitabı da bu yolculuğuma dâhil ettim: Engin Geçtan – İnsan Olmak. Kendisi çok değerli bir Psikiyatri Profesörüydü. Ne yazık ki geçtiğimiz Şubat ayında kaybettik. Kitabı bitirdiğimde Engin Geçtan hayattayken aldığım kitabı vefatından sonra okumuş olmanın üzüntüsünü de yaşayacaktım.
Kitapla eş zamanlı olarak, kısa bir aramadan sonra reklamları ve fragmanı karşıma çıkan Netflix’in yeni dizisi Maniac’ı izlemeye başladım. Konusu, oyuncuları, mekânlar ve özellikle kahramanlarının bilinçaltında yaptıkları yolculuklarla kalbimi ilk bölümden fethetmeyi başardı.

Hayatlarının en umutsuz ve çıkmaz dönemindeki iki isim, Annie ve Owen. Annie, kız kardeşinin ölümünden dolayı kendini sorumlu tutuyor ve sadece bağımlı olduğu ilaç sayesinde rahatlıyor. Hayattan kopmuş, çevresine yabancılaşmış biri. Owen ise zengin bir ailenin en ilgilenilmeyen, umursanmamış çocuğu ve şizofreni teşhisi konulmuş. Psikolojik rahatsızlığı sebebiyle ailesi tarafından dışlanmış. En küçük kardeşi Jed, ailede Owen’ı en çok hor gören kişi. Owen ise kardeşine tahammül edemese de onun için mahkemede tanıklık yapmak zorunda. İkisinin de odak noktası kardeşleri gibi görülüyor.

Annie ve Owen’ın yolları gönüllü olarak katıldıkları bir klinik deneyinde kesişiyor. Deneyin amacı, A, B ve C olarak isimlendirilen hapların 3 aşamada psikolojik travmaları tedavi etmesini sağlamak. Yani tam Annie ve Owen’a göre. Owen deneye katılmak için yapılan testi sorunsuz geçiyor. Deneyden önce bir şekilde A hapına ulaşan ve ilaca bağımlı olan Annie ise takılıyor ve klinikte çalışan arkadaşını tehdit ederek bir sonraki aşamaya zorla da olsa katılıyor. Çünkü bu ilacı içtiğinde kız kardeşini kaybettiği trafik kazasını rüyasında görebiliyor. Ve amacı sadece bu anı tekrar yaşamak.
Hapları geliştiren doktorun insanların yaşadığı gereksiz ve verimsiz tüm acıları yok etme amacıyla çıktığını söylediği yolda, bir yandan zamanı ve mekânı çözümlemeye, bir yandan Annie ve Owen’ın hayatında neler olup bittiğini anlamaya çalışırken ilk bölüm bitiveriyor.

A,B ve C haplarının vaatleri şöyle: A hapı, kişinin hayatındaki en unutamadığı ve ona acı veren olayı buluyor. B hapı, en karanlık noktalara iner ve beynin savunma mekanizmasına girer. C hapı ise kişiyi acısıyla yüzleştirir ve nihayetinde onu kabullenmesini sağlar. Böylece iyileşme süreci tamamlanır.  
Hapları alan denekler uykuya daldıklarında rüyalarında gerçeküstü olaylar görmeye başlarlar. Annie ve Owen'ın ise bu rüyalarda da yolları kesişir. Bir zaman sonra artık iç içe geçmiş zihinsel dünyalarında, travmalarından kurtulmanın mücadelesini verirler.

Bu zihinsel yolculuk tam bir masal tadında. Bilinçaltında temizlenmesi için görülen tüm rüyalar bizi bambaşka dünyalara konuk ediyor. Bazen 80’lerde, bazen fantastik bir alemde, bazen ise bir soygunun ortasındayız.

Dizi ilk bakışta Annie ve Owen’ın ekseninde dönüyor gibi görünse de özellikle son bölümlerde deneyin ve ilacın mucidi doktorlarında baş edemedikleri ve onaramadıkları ilişkileri ve problemleri açığa çıkıyor.

Tabi tüm süreçte işler takır takır işlemiyor, her şey yolunda gitmiyor. 

Annie ve Owen'ın gerçek dışı hikayelerinde kesişen yolları, gerçek hikayelerinde de arkalarında bıraktıkları her şeye beraber el sallarken birleşiyor. 

Her bölümde bir elimde sert kahve, diğer elimde İnsan Olmak kitabı soluksuz izledim Maniac’ı. Zaman zaman gerçeklik duygusunu yitirip, kendimi akışa kaptırarak masallarına ortak oldum. Şu an Annie ve Owen’ın gerçeküstü hikâyesini özledim bile, tüm işlerimi kenara bırakıp bir oturuşta tüm bölümleri tekrar izleyesim var.

La Casa De Papel



Çok iyi bir izleyici olduğum söylenemez.  Ama blogla birlikte aldığım kararlardan bir tanesi de düzenli olarak sürekli ertelediğim dizi ve filmlere gereken ilgiyi göstermekti.
Film günü ilan ettiğim fakat henüz açılışı yapamadığım yorgun Cumanın ertesi, boşa geçirdiğim zamanımla kavga eder bir haldeydim yine. Kafamda film, dizi isimleri; dışarı mı çıksam diye gelen ani fısıltılarla zihnimde beliren otobüs saatleri… Nereye gitsem? Sorusuna karşılık gözümün önüne gelen Karaköy-Kadıköy- Beşiktaş tabelaları… Bu gürültünün içinde kendi sesini zor duyar insan.
Kahvaltı faslı öğleye sarkınca üşengeçliğimin de vermiş olduğu yetkiye dayanarak bacaklarımı kırıp koltuğun üzerine iyice serildim tabi. Bir cumartesiye yakışan öğleden sonraya sarkan kahvaltılar, ardından ikindiyi bulan kahve fasılları değil de neydi ?
Şimdi dünden kalma bir film izlemek için en miskin zamanlardı. Asıl soru ise şuydu? Ne izlesem? Tabi izlenmesi gereken zaman da asla izlenmeyen filmler, diziler birbiri ardına eklenmiş, liste gittikçe uzamıştı ama olsundu.  
Son günlerde en çok kurduğum dilime pelesenk olan cümle ‘’Bu Tokyo’da kim ya?’’ ydı ve sayısız kere kaydettiğim öneri postlarının başlıkları aynen şöyleydi: ‘’La Casa De Papel – İzlemeyen Kaldı Mı?’’
Evet vardı, ben. Karar vermekle vazgeçmek arasındaki o ince çizgide çok oyalanmadım bu defa.
Her Şey İmkânsız Şekilde Mükemmel Gidebilir Mi?
Türkçeye Kâğıthane ya da Kâğıt Evi olarak çevrilebilirmiş. Bir grup suç defteri kabarık, kader mağlubu kişiler; Profesörlerinin kurduğu kusursuz plan doğrultusunda Darphane soygunu için kolları sıvarlar. Tam olarak soygun sayılırsa. Çünkü onlar kimseden bir şey çalmayacaklar sadece kendi paralarını basacaklardır.
İzbe bir yerde tüm olasılıkları hesaba katarak hayalini kurgulayan Profesör ve ekibi için beş ayın sonunda artık vakit gelir. Böylece tarihte hiç benzeri olmayan soygun girişimi 1.bölüm itibariyle başlar.  Ve olaylar şöyle devam eder: İkinci Bölüm, Üçüncü Bölüm, Dördüncü Bölüm…  Yani kurgu çok zekice. Bölüm sonlarında bir sonraki bölüme hemen tıklamak son çare gibi.
Aslında tempo çok üst seviyelerde diyemem, tonlarca yorumdan sonra bunu söylemek için çaba sarf ettim ama nafile. Soygundu, aksiyondu, gerilimdi senaryo içine sadece serpiştirilmiş. Durağan sahneler yoğunlukta. Konuşmalar ve insan hikâyeleri daha ön planda. Yukarıda öyle yazdım çünkü artık bir hayli sıkıldığımı fark ettiğim anda bir şeyler oldu. Her bölümün son beş dakikasında mutlaka heyecan yükseliyor ve akıllara ‘diğer bölümde ne olacak acaba?’ sorusu takılıyor. Bu yüzden diziyi yarıda bırakmak, bir iki bölüm izleyip sonunu getirememek pek mümkün değil.
Peki, tüm ihtimaller hesaba katılmış olabilir mi? Elbette olamaz. Saatler ilerledikçe huzursuzlanmalar, karamsarlıklar da gün yüzüne çıkıyor. Aşk, ihanet, hırs, korku, haz, öfke, acı, gözyaşı ve kahkaha birbirine karıştıkça daha önce akıllara gelmeyen değişimler ve duygu çatışmaları ortaya çıkıyor. Hal böyle olunca da ipin ucunun kaçması çok normal değil mi? Özellikle işin içine umutsuzluk girdiğinde insanların ne denli farklılaştığını senarist enfes yorumlamış, oyuncular ise mükemmel canlandırmışlar.
Soygunun beyni Profesör lakaplı gizemli adam. Bu adamın bir derdi var. O da ruhları çürüten, kokuşmuş düzene başkaldırmak. Kendi çağının Robin Hood masalını tekrar yazmak bir nevi. Nitekim bunu, ekibini deli mi dahi mi soruları hala yanıt bulamayan döneminin aykırı ismi Salvador Dali maskeleriyle insanların karşılarına çıkarmasından da anlayabiliriz. Diyebiliriz ki, La Casa De Papel sadece bir hırsız polis oyunu değil asla. O, hepimizin içinde bir yerlerde saklanan çocukluk hayali, yenilmez kahraman Robin Hood hikâyesi. Belki de bu yüzden çok izlendi, çok sevildi. Çok izlenecek ve çok sevilecek. Sisteme başkaldıran, ona meydan okuyan ve nihayetinde onu onarılmaz yenilgiye uğratan bu bir grup insan, hırsız değil; yeni kahramanlarımız.
Peki, neden bu kadar çok sevdik? Çünkü farklı bir renk, ayrı bir soluk getirdiler bu ekran dünyasına. Aşikâr. Sanırım hepimiz Amerika hegemonyasından sıkıldık. Dikte ettiği güzellik algısı da, İspanyol dizisinin seçtiği tipler ile beraber biraz darbe yedi gibi. Dolgun dudaklı, hokka burunlu, kaslı, atletik… Sanki seri üretimden çıkmış gibi kusursuz görünüme sahip abi ve ablaların yerini, orantısız vücut hatları ile dayatılan standart güzellik ölçütlerinin çok uzağında olan bizimkiler aldı. Bariz kemerli burunları, göbekleri, savurdukları küfürleri ile bizi de anımsatıyorlar; yok yok bayağı benziyorlardı da.
Ve hepsinin bir hikâyesi vardı elbette. Kötü, salt kötü olarak doğar mıydı? Onu en son raddeye getiren etmenler, bu kıyıya sürükleyen azgın sular olamaz mıydı? Olurdu. Yanıtların hepsi burada saklı.
Senaryoda en göz alıcı bir diğer nokta ise şüphesiz karakterlerin şehirlerle bağdaştırılmasıydı. – yani en azından benim için kesinlikle öyleydi – Şahsına münhasır kahramanlar ismini aldıkları şehirlerin kimliklerini de yansıtıyordu.
Berlin, Tokyo, Rio, Moskova, Nairobi, Denver, Oslo ve Helsinki. Biraz burukluk oluşuyor mu sizde de isimleri okuduktan sonra? Peki ya İstanbul? Dediniz mi. Her izleyenin aklından geçer mi bilmem ama benim ‘’ Ama İstanbul böyle bir hikâyeye yakışmaz mıydı ya?’’  sorusu iç sesimin dilinden hiç düşmedi. Neyse ki bu kadar yoğun ilgiden sonra kayıtsız kalamayan Türkiye’ye özel fragman çeken yetkililer 3. Sezonda İstanbul karakterini de düşünüyorlarmış. Tabi canım medyamızın uyduruk haberlerinden biri değilse. Bekleyip göreceğiz.
Hikâyenin sonunda ise birkaç gün kulakta şey çalıyor, ‘’Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav…’’

*Kaçış yok izlenecek.
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa

About Me


I could look back at my life and get a good story out of it. It's a picture of somebody trying to figure things out. Great things in business are never done by one person. They’re done by a team of people.

Popular Posts

  • İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi
  • Sayfalar Arasına Emanet Bir Takvim Yaprağı..
  • Kelime Defteri #1

Advertisement

Designed By OddThemes | Distributed By Blogger Templates